English Arabic Bulgarian Chinese (Simplified) French German Greek Hindi Italian Japanese Korean Russian Spanish Swedish Turkish

 

ANKARA OFİSİMİZ  VE  ADRESİMİZ . GENEL CELP  

G.M.K  BULVARI  ATA  APT NO:  36  KAT  6  NO: 16

 KIZILAY /ANKARA

NOT:  GELMEDEN  ÖNCE  RANDEVU  ALINIZ  LÜTFEN

NOT: ADRESİ  BELLİ  OLMAYAN  HİÇ  BİR

MEDYUM UN  SAMİMİYETİNE  İNANMAYIN ..

MEDYUM  KADİR - ANKARA

CANDAR BÜYÜSÜ ..  CELBİ  MUHABBET .. AŞK

BÜYÜSÜ  EN  ETKİLİ  SONUÇ  VE  KISA  ZAMANDA

EN  TESİRLİ  TILSIMLAR  VE  VEKFLER .

SADECE BU  SİTEDE  MEVCUTTUR

MEDYUM  KADİR  - ANKARA

 

 

Duyuru

İHLAS SURESİ MEAİLİ :

1- De ki : O Allah, birdir.

2- Allah, eksiksiz bir Samed dir- Hiç bir şeye ihtiyacı yoktur ; herşey Ona muhtaçtır.

3- Doğurmadı ve doğrulmadı .

4- Ona bir denk olmadı

MEDYUM KADİR ANKARA ,DAN TÜM

TÜRKİYE YE  HİZMET VERMEKTEDİR ..

DERTLER BİTMEZ ÇARELER TÜKENMEZ ..

KURAN-İ KERİM

QP-YAZARLAR V2

nadide

Yazar Ön Bilgi
 Yazarın profilini görüntüle. Yazar şu an Offline
Yazara E-Posta Gönder


Yazarın Son Ekledikleri

 Yazarın toplam 287 yazısı bulunuyor. Tüm yazılarını görmek için tıklayın. Tüm Yazıları (287)

PEYGAMBER EFENDİMİZİN DOGUMUNDAN VE PEYGAMBERLİGİNE KADAR

 

HAZRETİ   MUHAMMED ’  İN   DOĞUMUNDAN  PEYGAMBERLİĞİNE    KADAR   

MEYDANA    GELEN   ALIŞILMIŞIN  DIŞINDAKİ    OLAYLAR  ;

Mekke  halkı, öteden  beri  yeni  doğan  çocuklarını  Mekke’de  tutmayıp  aşiretlerden  bir  süt  anaya  verir, aşiretler  içinde, havası  güzel  yerlerde  büyütülürlerdi . Bu  bakımdan  aşiretlerden  ara  sıra  Mekke’ye  sütanalar  getirir; emzirip  büyütmek  üzere  bir  çocuk  alırlardı . Çocukları  büyütüp  de  anasına-babasına  geri  verince, yaptıklarının  karşılığını  fazlasıyla  görürlerdi .

Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )’in  doğumu  sırasında  Saadoğulları  kabilesinden  Mekke’ye  birçok  sütananlar  geldi . Her  biri  birer  sütana  aldığı  sırada, içlerinden  Haris  adlı  adamın  karısı  Halime  de  Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )’i  aldı, yurduna  götürdü . O  sene  Sadoğulları  yurdunda  kıtlık  vardı . Halime  alemlerin  övüncü  olan 

Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )’i  alıp  da  götürdüğü  gibi, hayvanların  sütü  çoğaldı . Evine  görülmemiş  bir  bereket  geldi . Haris  buna  dikkat  edip “Ey  Halime! Bu  getirdiğin  yetimin  ayağı  ne  uğurluymuş . O  geleli  gecemiz  hayırlı  oldu . Aman  ona  iyi  bakalım  dedi . Halime  de  onu  öz  çocuğundan  çok  severdi . Öyle  ki, büyüyüp  ayak  üstünde  gezmeye  başlayınca, Amine  onu  almak  istedi .

Fakat  Halime “Mekke’nin  havası  ağırdır. Aman  dokunmayınız. Birazcık  daha  bizim  yanımızda  kalsın” diyerek  Amine’yi  kandırdı . Onu  yanında  alıkoydu . Halime  onu  canı  gibi  sever ; esen  yelden  korur, asla  yanından  ayırmazdı . Bir  gün  her  nasılsa  Halime’nin  dalgınlığına  gelmiş, oda  süt  kardeşi  Şeyma  ile  öğleyin  kuzuların  yanına  gitmiş .

Geldiklerinde  Halime, kızı  Şeyma’ya  “Niçin  güneşin  böyle  kızgın  zamanında  dışarı  çıkıyorsunuz ?” demiş . Şeyma  da “Biz  sıcak  görmedik . Kardeşimin  başı  ucunda  bir  kara  bulut  dolaşıyor . O  nereye  giderse  bulutta  oraya  gidiyor, bir  yerde  dursa  duruyor . Buraya  kadar  hep  gölgelikte  geldik” diye  cevaplamış . Bunun  üzerine  Halime  ve  Haris, alemlerin  övüncü  olan  .

Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )’in  gidişatına  çok  dikkat  edip  gördüler  ki: Yüzünün  nuru  ve  simasının  parlaklığı  dolayısıyla, başka  çocuklardan  seçkindir . Davranışları  da  diğer  çocukların  hareketlerine  benzemiyor . Çocuklar  oynarken  o,karşıdan  bakıp  oyuna  karışmıyor . Haris  ve  Halime  onun  bu  gibi  tavırlarına  bakıp, onda  başka  bir  görünüş  olduğunu  anlamışlar, ona  karşı  eskiden  daha  çok  saygılı  olmaya  başlamışlar .

Ne  zaman  ki, dört  yaşına  erişti; gezip  dolaşır  oldu  ve  olağanüstü  haller  çoğaldı . Halis  bu  durumlardan  ürktü, karısına  “Ey  Halime!Vakit  kaybetmeden  bu  çocuğu  anansına  vermeliyiz” dedi . Halime  de  ister  istemez  Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )’i  alıp  Mekke’ye  götürdü . Muhterem  annesi  Amine’ye  verdi . Sonra  Amine  onu  alıp  Medine’ye  götürdü .

Dayı  oğulları  olan  Neccar oğullarıyla  görüştü . O  zaman  Medine’de  bulunan  Yahudi  kahinleri, onun  şekline  ve  durumuna  bakıp  “Bu  ümmetin  peygamberi  bu  çocuk  olsa  gerektir” derlerdi . Amine, onunla  beraber  Medine’den  Mekke’ye  dönerken, yolda  öldü . Alemlerin  övüncü  olan  Hazreti  Muhammed  ( s.a.v ) , andan  da  yetim  kaldı .

Dedesi  Abdü’l  Muttalib  onu  yanına  aldı . O  sırada  Mekke’de  büyük  bir  kıtlık  vardı . Kureyş  kabilesi, Abdü’l  Muttalib’e  gelerek, yağmur  duasına  çıkmasını  rica  ettiler . O   da   Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )’ in   elini    tutup,   Ebu    Kubeys    Dağı’na  çıktı . ( ALLAH ) ( c.c. )  yalvardı . Yüce  ( ALLAH ) ( c.c. ) da, Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) ’ in  hürmetine  yağmur  yağdırdı; büyük  feyiz  ve  bereket  verdi . Arap  şairlerinden  bazıları, o  zaman, bu  hadiseye  dair  şiirler  söylemişler; bundan  dolayı  Abdü’l  Muttalib’e  teşekkür  etmişlerdir 

Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) , o  zaman  yedi  yaşındaydı . Bir  yıl  sonra, Abdü’l  Muttalib, yüz  küsur  yaşında  öldü . Hazreti  Muhammed, amcası  Ebu  Talib’in  evinde  kaldı . O  yılda  Mekke’de  kıtlık  olmuştu . Kureyş  kabilesi, Ebu  Talib’e  yağmur  duasına  çıkması  için  yalvardılar .

O  da  Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) ’in  elini  tuttu . Birlikte  Kabe’ye  gitti . Kabe  duvarına  dayanıp  dua  etti . Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )  parmağını  göğe  doğru  kaldırdığı  gibi  yağmur  yağmaya  başladı . Nitekim, Urfuta  oğlu  Cürhüm’e, adındaki  şahıs,   zaman  Mekke’d e bulunmakla, bu  olayı  şöyle  anlatmıştır: Bir  sen  Mekke’ye  gittim . Kıtlıktan  Mekke  halkının  hali  yamandı .

Aralarında  birbirleriyle  danışıyorlardı . Bazıları, Lat  ve  Uzza  adlı  putlardan; kimileri  de  Menat  adlı  puttan  yardım  isteyelim, dedikleri  sırada, içlerinden  yaşlı  biri: “Hala  aranızda  Hazreti  İbrahim  sülalesinden  kalan  varken, niçin  başka  sebep  arıyorsunuz?” demesiyle, Kureyş’in  ileri  gelenleri, hemen  kalkıp  Ebu  Talib’in  yanına  gittiler, yağmur  duasına  çıkmasını  rica  ettiler .

O  da  çıkıp  Kabe’ye  geldi . Arkasını  Kabe  duvarına  verdi . Duaya  başladı . Yanında, yüzü  güneş  gibi  parlayan  bir  oğlancık  vardı . Parmaklarıyla  göğe  işaret  etti . Gökyüzünde  bir  parça  bulut  yokken, her  taraftan  bulutlar  belirdi, yağmurlar  yağdı. Seller  aktı . Bu  olaydan  Ebu  Talib  de, bir  şiirde  edebi  bir  şekilde  bahsetmiş,

Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) ’ in   keramet   ve    saadetlerine    dair  sözler  söylemiştir  Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) on  iki  yaşındayken, Ebu  Talib, ticaret  maksadıyla  Şam  kafilesiyle  beraber  çıkıp  onu  da  beraber  götürdü . Şam  vilayetinde  olan  Bursa  şehrine  eriştiklerinde  bir  manastır  karşısına  indiler, , bir  ağaç  altına  kondular .

O  manastırdaki  rahip  ise, Bahıra  diye  bilinen  Cercis  adındaki  sofu  ve  yalnız  başına  yaşayan  biriymiş . Kervan  gelirken  Bahıra  bakıp  görür  ki: Kervanla  beraber  bir  de  bulut  geliyor . Kervan  gelip  konunca, bulutta  o  ağacın  üzerinde  karar  kılıp  duruyor  ve  o  ağaç  uzun  zamandan  beri  kurumuşken  birden  o  anda  yeşillenmiş . Bahıra  kendi  bilgisini, bu  konudaki  keşiflerini; görmüş  olduklarına  uygulayınca, anlar  ki; Son  peygamber, bu  kafile  içinde  ve  o  ağacın  altındadır .

Hemen  bir  ziyafet  tertibiyle  aşağıya  inip, Ebu  Talib’i, arkadaşlarıyla  beraber  Manastır’a  davet  etti . Ebu  Talib’de  Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )’i  yüklerin  yanında  bırakıp, diğer  arkadaşlarıyla  beraber  Manastır’a  gitti . Hepsi  sofraya  oturunca  Bahıra, onları  sırasıyla  gözden  geçirdi . Hiçbirinin  yüzünde  aradığı  işaretleri  görmedikten  başka, o  bulutun  da  hala  o  ağacın  altında  durduğunu  gördü  ve  hemen: “Arkadaşlarınızdan  gelmeyen  var  mı?” diye  Ebu  Talib’e  sordu .

O  da: “Yalnız  küçük  bir  çocuk  kaldı” diye  cevap  verdi . Bahıra: “Onun  da  şeref  vermesini  rica  ederim” deyince, Ebu  Talib, Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )’i  sofraya  getirdi . Bahıra  yemek  sırasında  dikkat  edip  görür  ki: Son  peygamber  hakkında, geçmiş  peygamber  ve  alimlerden  rivayet  edilen  işaretler, tamamen  onda  vardır . Hemen  yemekten  sonra  onu  yanına  aldı  ve: “Sana  bazı  şeyler  soracağım.

Lat  ve  Uzza  hakkı  için  doğru  söyle” dedi . Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) de: “Lat  ve  Uzza’ya  yemin  verme . Çünkü, benim  dünyada  en  çok  nefret  ettiğim  şey  puttur” diye  cevap  verdi . Bunun  üzerine  Bahıra, yüce  ( ALLAH ) ( c.c. )’a  yemin  verdi  ve  Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )  mübarek  arkasını  açıp  peygamberlik  mührünü  gördü, büyük  bir  edep  ve  hürmetle  öptü . Beri  tarafta  Kureyş’in  ileri  gelenleri:

“Bahıra’nın  yanında  Muhammed  ( s.a.v. )  ne  büyük  kıymeti  var” diye  şaşarak  konuşurlarken, Bahıra, Ebu  Talib’e : “Adın  nedir  ve  bu  şaref  ve  saadet  fidanı  kimdir?” diye  sordu . O  da: “Ban  Ebu  Talib  derler . Bu  da  oğlumdur” diye  cevap  verdi . Bahıra: “Yok  yok… Onun  şekil  ve  haline  bakılırsa  bir  yetim  inci  olması  gerektir” dedi . Ebu  Talib, “Evet, benden  inmiş  olan  bir  oğul  değildir . Fakat  kardeşimin  oğludur . Baba  ve  anası  öldüğünden  yetimdir .

Ancak  benim  terbiyem  altında  olmasından  ötürü  oğlum  yerindedir” dedi. Bahıra, düşüncesinde  isabet  eylemiş  olduğundan  memnun  oldu . Artık  kendisine  tam  bir  kanaat  geldi . Dedi  ki: “Ey  Ebu  Talib! Bu  çocuk  peygamberlerin  sonuncusudur . Şam  Yahudileri  içinde  onun  vasıfları bilir  ve  işaretlerini  tanır  kahinler  vardır . Bakarsın  hıyanet  etmeye  kalkışırlar . İyisi  mi, sen  onu  Şam’a  götürme . Buradan  geri  çevir” diye  öğütledi .

Ebu  Talib  de  Bahıra’nın  sözünü  tuttu . Malını  Bursa  şehrinde  sattı, hemen  geri  döndü . Alemlerin  övüncü  olan  Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )  çocukluk  devrini  geçirdi, gençlik  yaşlarına  erdi . Yüzü  nurlu, sözü  ruhlu, hitap  ve  cevabı  güzel; doğruluk  ve  bir  işi  her  yönüyle  düşünüp  taşınmada  eşsizdi . Sözünde  sadık, yumuşak  huylu  ve  insanlıkça  başkalarından  üstündü . Bundan  dolayı  Kureyşliler  içinde  seçkin  oldu,

“Muhammedü’l  Emin” diye  şöhret  buldu . On  yedi  yaşındayken  amcası  Abdü’l  Muttalib  oğlu  Zübeyir  ile  birlikte  Yemen’e  gidip  geldi . Bu  yolculuğunda  da  kendisinde  olağanüstü  haller  görüldü . Mekke’ye  dönüşlerinde  arkadaşları, bu  halleri  nakil  ve  hikaye  etmekle, Kureyş  içinde: “Bunun  şanı  pek  büyük  olacak” diye  söylenir  oldu .

Yirmi  yaşına  eriştiğinde  bazen  gözüne  melekler  görünmeye  başladı . Şöyle  ki; Ona  işaret  edip: “İşte  bütün  alemlere  hidayet  eriştirecek  budur . Fakat  şimdi  çağrılma  zamanı  gelmedi “ derlerdi . “Fahr-i  Alem”   yani   alemlerin   iftiharı    olan         Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) , bu  acayi p halleri  Ebu  Talib’e  açtı . O  da, bir  çeşit  hastalık  çeşidi  olmasın  diye, onu  Arap  kahinlerinden  birine  gösterdi; ilaç  ve  devasını  sordu . Kahin, onu  dikkatle  muayene  etti . : “Ey  Ebu  Talib! Endişe  etme . Bu  kutsal  vücut, her  türlü  hastalıklardan  uzaktır . Gözüne  görünen  şeylerse, meleklerle  düşüp  kalkmasına  başlangıç olsa  gerektir . Umulur  ki, Ahir  zaman  peygamberi  budur” dedi .

O  zamanlarda  Kureyş’in  ileri  gelenlerinden  genç  iken  dul  kalmış  Hatice  adında  çok  zengin  bir  hatun  vardı . Bazı  kişilere  ortaklıkla  sermaye  verirdi . “Muhammedü’l  Emin’e  biraz  sermaye  versen  hayli  hayır  ve  menfaat  görürdün” diye  bazı  kişiler  tarafından  kendisine  hatırlatılmakta, Hatice’de  o  Hazrete, yani 

Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) e  epeyce  sermeye  verdi . Kölesi  Meysereyi  de  yoldaş  ederek  Şam’a  gönderdi . Fahr’i  Alem  Hazretleri, Şam  kafilesiyle  giderken, Bahıra’nın  Manastırı  önünde  indiler  . Meysere’yle  birlikte  bir  ağaç  altına  kondular . Bahıra  ise  daha  önce  öldüğünden  yerine  geçen  Nestura  adındaki  rahip  oraya  geldi  ve  Meysere’yle  eskiden  tanışıklığı  olduğundan, onunla  görüştü, söze  girişti .

( ALLAH )’ın ( c.c. ) birliğine  ve  Muhammed  ( s.a.v. ) Peygamberliğine  şehadet  etti . “Ya  Meysere! Hazreti  İsa’nın  haber  verdiği  Son  Peygamber, işte  budur . Şam’a  gitmeyiniz . Hain  Yahudiler  görüp  tanırlar, bir  kötülükte  bulunabilirler” dedi . Bundan  dolayı  Fahr’i  Alem, yani  Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) de  Şam’a  gitmeyip  Busra’da  alışveriş  ederek  oradan  geri  döndüler .

Pek  sıcak  bir  günde  Mekke’ye  ulaştılar . Hatice, birkaç  kadınla  bir  yerde  durup, Şam  kafilesinin  gelişini  seyrediyorlardı . Gördüler  ki; yolculardan  birinin  başı  üzerinde  iki  kuş  kanat  gerip  geliyor; çadır  gibi  gölge  ediyorlar . “Bu  kim  ola?” derken, Meysere  çıkageldi . “Muhammedü’l  Emin  olduğunu  bildirdi . Ve  sıcak  vakitlerde  iki  melek, onun  başı  üstünde  kanat  gerip  gölgelendirmek  gibi  nice  görülmemiş  haller  gördüğünü  ve  Nestura’nın  sözlerini  haber  verdi .

Hesaplara  balkıdı, diğer  senelere  göre  daha  çok  kar  ve  menfaat  sağlandığı  anlaşıldı . Fakat, Hatice’nin  gözüne  Şam  ticaretinin  kar  ve  menfaati  görülmezdi . Çünkü  daha  önce  Hatice, bir  rüya  görüp  amca  oğlu  olan “Nevfel oğlu  Varaka”ya  anlattı : “Sen, ahir  zaman  Peygamberinin  hanımı  olacaksın” diye  tabir  etmişti .

 Nevfel  oğlu  Varaka  ise  Hıristiyan  olup  İncil  ve  Tevrat  okur  ve  gelecekten  haber  verir; çok  yaşlı  meşhur  bir  kahin, yani  herkesçe  bilinmeyen  şeylerden  bahseden  biriydi . Bundan  dolayı, Hatice  bu  fikirlere  dalmış, başka  şeyleri  düşünmez  olmuştu . İşte  bu  sırada  iki  taraftan  alıcılar  çıktı . Hatice’nin  Fahr-i  Alem’le  nikahının  kıyılmasına  karar  verildi . Hemen  Hatice’nin  evinde  nikah  meclisi  kuruldu . Kureyş  uluları  toplandı . Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) de  amcası  Hazma  ile  birlikte  orada  bulundu .

 Önce  Ebu  Talip, çok  edebi  bir  hutbe  okudu  .Kısaca  şudur : “Şükür  ( ALLAH ) ( c.c. ) ki, bizleri  İbrahim  soyundan, İsmail’in  neslinden, Maad’m  aslından  ve  Mudar’ın  unsurundan  yarattı . Bizi  mükerrem  olan  evinin  bekçisi, Kabe’sinin  hizmetçisi; bu  sebeple  halkın  hakimi  ve  reisi  etti . Bundan  sonra  asıl  konumuza  gelelim : Kardeşim  Abdullah’ın  oğlu  Muhammed’le, Kureyş’ten  hangi  genç  karşılaştırılırsa  bu, ona  soy-sopca; aklı  ve  faziletçe  üstün  olur  ve  tercih  edilir .

Gerçi  malı  az da  buna  bakılmaz . Çünkü  mal, kaybolan  bir  gölge  gibidir . Altın  ise  alınıp  verilen  iğreti  bir  şeydir . Vallahi  bundan  sonra  onun  hali  ve  şanı  pek  büyük  olacaktır . İşte  bu  haliyle, sizin  aynı  şekilde  şan  ve  şeref  sahibi  olan  kızınız  Hatice’yi  istedi . Bu  kadarı  muaccele  olarak, yani  ağırlık  parası  olarak  veriyor; şu  kadarı  da  müeccele  olarak, yani  karalaştırılan  bir  zamanda  vereceğini  söz  veriyor”.

Ebu  Talib’in  bu  konuşması  üzerine  Nevfel oğlu  Varaka’da  bir  konuşmada  bulundu : “( ALLAH )’a  şükür  ki, bizleri  belirttiğin  gibi  yarattı . Saydığın  şeylerden  çok, üstünlük  ve  şeref  ile  seçkin  kıldı . Şimdi  biz, Arap’ın  uluları, reisleriyiz . Siz  de  böylesiniz . Aşiret, sizin  üstünlüğünü  inkar  etmez . Hiçbir  kimse  sizin  hayır  ve  şerefinizi  reddetmez . Biz  de  sizinle  akraba  olmak  istiyoruz . Ey  topluluk! Şahit  olunuz . Ben, Abdullah  oğlu  Muhammed  ( s.a.v. ) , Huveylid’in  kızı  Hatice’yi  nikahladım” dedi . Kureyş  ulularlı  şahit  oldu .

 Fahr-i  Alem, o  zaman  yirmi  beş  yaşında  olup, Hatice  ise  ona  göre  epeyce  yaşlıydı  İşte  Haticetü-l-Kübra “Büyük  Hatice” denilen  Seyyidetü-n-Nisa  “Kadınların  efendisi” budur . Onun  ölümüne  kadar  Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) , ondan  hoşnut  ve  razı  oldu . Onun  sağlığında  başka  bir  kadınla  evlenmedi . Hazreti  Muhammed     ( s.a.v. ) ’ in, Hazreti  Hatice’den, önce  Kasım  adında  bir  oğlu  dünyaya  geldi . Bundan  dolayı  Arap  örf  ve  adeti  gereğince  Fahr-i  Alem’e, “Ebu’l – Kasım”, yani  Kasım’ın  babası  denildi . Fakakt, Kasım  küçükken  öldü .

Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) otuz  yaşındayken  Zeynep; otuz  üç  yaşındayken  Rukayye; sonra  Ümmü  Gülsüm  adındaki  kızları  dünyaya  geldi . Kendisine  peygamberlik  geldiği  zaman  da  Fatımatü’z – Zehra  adındaki  muhterem  kızı  doğmuştur  ki, Fahr-i  Alem, onu  bütün  çocuklarından  çok  severdi . Onun  hakkında  Seyyidetü’n-Nisa  “Kadınların  efendisi” diye  buyurdu . Yine  Hazreti  Muhammed        ( s.a.v. )  in  peygamberliğinden  sonra  Abdullah  adında  bir  oğlu  dünyaya  gelmiştir . Fakat  o  da  küçükken  ölmüştür .

 O  zaman, Kureyşliler, başsız  bir  halk  kalabalığı  durumundaydılar . Fakakt  hakkın  yerine  getirilmesine  çok  dikkat  ederlerdi . Kavmin  uluları  tarafından, mazlumun  hakkı, zalimden  alınırdı . Hatta  büyük  bir  meclis  kurup, Mekke’de  kimseye  zulüm  ve  haksızlık  ettirmemek  üzere  sözleşip  yemin  etmişlerdi  . O  mecliste                Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) de  bulunmuştu  .

Önceleri  Kabe’de  bir  kuyu  vardı . Hazine  yapılarak, Kabe’ye  getirilen  hediyeler  oraya  konurdu . Selden, Kabe’nin  bazı  yerleri  yıkılınca, bir  hırsız, bu  Kabe  hazinesinden  bazı  eşyalar  çalmış; Kureyş’in  uluları  tarafından  verilen  karar  üzere  elleri  kesilmişti . Bunun  üzerine  Kureyşliler, Kabe’yi  yeniden  yapmaya  başladılar . Yapım  sırasında, iş, Kara  Taş’ın  yerine  konulmasına  gelince, bazı  kabileler .

Hacer-i  Esved’i, yani  Kara  Taş’ı  yerine  biz  koyacağız  diye  iddia  ettiler . Diğerleri  ise  buna  karşı  çıktığından, aralarında  çekişme  başladı . Sonunda  bu  davayı  kılıçla  kesmek  üzere  savaşa  karar  verdiler . Sonra  bu  karardan  cayıp, Muhammedü-l  Emin’i  hakem  seçerek  onun  hükmüne  razı  oldular . O  da  bir  parça  bez  getirip  Hacer-i  Esved’i  onun  içine  koydu; her  kabileye  bir  ucundan  tutturup  yukarı  kaldırttı; mübarek  elleriyle  Hacer-i  Esved’i  alıp  yerine  koydu .

Kureyşliler, onun  bu  hüküm  ve  tedbirini, kabul  edip  çok  beğendiler . Bu  şekilde  aralarındaki  kavga  ve  çekişme  de  sona  erdi . O  zaman  Fahr-i  Alem, otuz  beş  yaşındaydı . Otuz  yedi  yaşına  gelince : “Ey  Muhammed” diye  seslenilmeye  ve  bazı  taraflarda  nur  görünmeye  başladı . Bu  sırları  yalnız  Hatice’yle  söyleşirdi .

Hatemü-l  Enbiya, yani  Son  Peygamber  Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )’in  geleceğini  önceden  haber  vermiş  olanlardan  birisi  de “İyad” kabilelerinin  ulusu  olan  meşhur  Saide  oğlu  Kass’dır, ki  pek  çok  yaşamış, güzel  ve  düzgün  konuşmakla  tanınmış  bir  kimseydi .

Öyle  ki, çok  yaşlıyken  Ukaz  panayırında  kızıl  bir  deve  üzerinde  olduğu  ve  Arap’ın  en  iyi  konuşanları, orada  hazır  bulunduğu  halde, çok düzgün  ve  sanatlı  bir  konuşma  yapmıştı . O  zaman  Fahr-i  Alem  de  Ukaz  panayırında  bulunup  onun  bu  yüksek  konuşmasını  dinlemişti  . Fakat  daha  halkı, ( ALLAH ) ’ ın  birliğine  çağırmakla  görevlendirilmemişti .

Saide  oğlu  Kass’ın  o  konuşması, Arap’ın  meşhur  konuşmacıları  arasında  çok  yayılmış, dillere  destan  olmuştur . Kısaca  tercümesi  budur: “”Ey  insanlar ! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret  alınız . Yaşayan  ölür; ölen  yok  olur; olacak  olur . Yağmur  yağar, otlar  biter . Çocuklar  doğar, anaların  babaların  yerini  tutar .

Sonra  hepsi  yok  olur  gider . Olayların  ardı  arkası  kesilmez . Hemen  birbirini  kovalar . Kulak  veriniz, dikkat  ediniz . Gökte  haber  var, yerde  ibret  alacak  şeyler  var . Yeryüzü  bir  sarayın  döşemesi, gökyüzü  yüksek  bir  tavan . Yıldızlar  yürür, denizler  durur . Gelen  kalmaz  giden  gelmez .

Acaba  gittikleri  yerden  hoşnut  olup  da  mı  kalıyorlar ? Yoksa  orada  bırakılıp  da  uykuya  mı  dalıyorlar ? Yemin  ederim,  ( ALLAH ) ( c.c. ) katında  bir  din  vardır  ki,şimdi  bulunduğunuz  dinden  daha  sevgilidir . ( ALLAH )’ın  ( c.c. )  bir  gelecek  peygamberi  vardır  ki,gelmesi  pek  yakın  oldu . Gölgesi  başınız  üstüne  geldi .

Ne  mutlu  o  kimseye  ki, ona  inanır, o  da  ona  doğru  yolu  gösteriri; vay  o  talihsize  ki, ona  isyan  eder, karşı  çıkar . Yazıklar  olsun  ömürleri  gaflet  içinde  geçen  ümmetler !... Ey  İyadlılar ! Hani  babalarınız, dedeleriniz, hani  süslü  köşkler, taştan  evler  yapan  Ad  ve  Semud  kavmi; hani  dünya  varlığına  gururlanıp  da  kavmine: “Ben, sizin  en  büyük  rabbinizim! diyen  Firavun  ile  Nemrut ? Onlar  size  göre  daha  zengin, kuvvet  ve  kudretçe  sizden  fazla  değil miydiler ? Bu  yer  onları  değirmeninde  öğüttü, toz  etti, dağıttı . 

Kemikleri  bile  çürüyüp  dağıldı . Evleri  çürüyüp  ıssız  kadı . Yerlerini  yurtlarını  şimdi  köpekler  şenlendiriyor . Sakın  onlar  gibi  gaflet  etmeyin,onların  yoluna  gitmeyin . Her  şey  yok  olucu, gidicidir . Kalıcı  ancak  yüce  ( ALLAH ) tır  ki  birdir, ortağı, benzeri  yoktur . Tapılacak  ancak  O’dur . Doğmamış, doğurmamıştır . Bizden  önce  gelip  geçenlerde  bize  ders  olacak  şey  çoktur .

Ölüm  ırmağının  girecek  yerleri  var, ama  çıkacak  yeri  yoktur . Büyük küçük, hep  göçüp  gidiyor . Giden  geri  gelmiyor . Kesin olarak  biliyorum  ki,herkese  olan  bana  da  olacaktır” . Saide  oğlu  Kass, son  peygamberin  yakında  geleceğini  anlamış  olduğu  halde, Ukaz  Panayır’ında  böyle  halkın  arasında  konuşurken, zavallı, bilmiyordu  ki , Son  Peygamberde  oradadır; onu  dinliyordur . Arası  çok  geçmeden, , Son  Peygambere  peygamberlik  geldi . Fakat  Saide  oğlu  Kass  öldüğünden, gelip  de  görüşmek  kendisine  nasip  olmadı .

Ondan  sonra  İyad  oğullarının  ulusu  Carud  da, onun  gibi  yüce  ( ALLAH ) ( c.c. ) birliğine, Hazreti  İsa  ( a.s. )’ın  dinine  inandığı  halde, kavminin  büyükleriyle  beraber  gelip, bir  gün, Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )’in  yanına  girdi . İslam  ile  şereflendi . Onunla  beraber  kavminin  bütün  büyükleri  de  iman  ettiler .

Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. ) , ondan  memnun  oldu: “İçinizde  Saide  oğlu  Kass’ı  bilen  var mı? “ diye  sordu  Carud’da : “Ya  Resulallah ! Hepimiz  biliriz . Özellikle  ben, her  zaman  onun  izinden  gidenlerdenim” diye  cevap  verdi . Hazreti  Muhammed  ( s.a.v .) : “Saide  oğlu  Kass’ın, Ukaz  Panayırı’nda  deve  üzerinde, Yaşayan  ölür, ölen  yok  olur, olacak  olur’ diyerek  hutbe  okuduğu  hatırımdan  çıkmaz .

Bir  hayli  sözler  daha  söylemişti . Sanmam  ki, hepsi  hatırımda  kalmış  olsun” diye  buyurdu .Ebu  Bekir  ( r.a. ) o  toplantıda  hazır  bulunup : “Ya  Resulallah ! Ben  de  o  gün  Ukaz  Panayır’ındayım . Saide  oğlu  Kass’ın  söylediği  sözler  hep  hatırımdadır” diyerek, adı  geçen  hutbeyi  başından  sonuna  kadar  okudu .Bunun  üzerine, Carud’un  arkadaşlarından  biri  kalkıp, Saide  oğlu  Kass’ın  bazı  şiirlerini  okudu  ki, Kabe’de  Haşim oğullarından  Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )  peygamberliğini  açıkça  bildirmişti

Son  Peygamber  Hazreti  Muhammed  ( s.a.v. )  de: “Umarım  ki, ( ALLAH ) ( c.c. )  Kıyamet  gününde  Saide  oğlu  Kass’ı  ayrıca  bir  ümmet   olarak  diriltsin  diye  buyurdu                  

MEDYUM KADİR                                                                                                   

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile


Domain Domain